
| 10 ocak 2010 06:00 Pazar Gülün Adı/Umberto Eco
Gülün Adı/Umberto Eco
Arka Kapak
Gülün Adı adlı bu dev romanıyla bir anda dünyanın dört bir yanında ünlenen İtalyan yazarı Umberto Eco, aslında çok yönlü bir bilimadamı. İtalya'da, Bologna Üniversitesinde öğretim üyesi, semiolog, tarihçi, filozof, estetikçi, ortaçaÄŸ uzmanı ve James Joyce üzerine derin araÅŸtırmalar yapmış biri. Umberto Eco'nun bu ilk romanı, 1980'de İtalya'da ilk yayımlanışından bu yana sayısız basım yaptı ve dünyanın pek çok diline çevrildi. Dünyada olaÄŸanüstü bir ilgi uyandıran bu romanın yankıları hâlâ sürüyor. Filmi de dünyada büyük yankılar uyandırdı. Bu romanın baÅŸarısında, kuÅŸkusuz, yazarın ortaçaÄŸ konusunda derin ve dolaysız bilgisinin büyük payı var. Tam anlamıyla ve her bakımdan ortaçaÄŸ dünyasını yansıtmakla birlikte Gülün Adı kesinlikle çaÄŸdaÅŸ bir roman; çaÄŸdaÅŸ romana yepyeni ve uzun soluk getiren özgün bir roman. Bir anlamda ortaçaÄŸda geçen, Hıristiyanlık düşüncesini tartışan tarihsel bir roman, bir anlamda da ustaca kurulmuÅŸ polisiye ve sürükleyici bir öykü. Ve en önemlisi olaÄŸanüstü bir dil ve benzeri az bulunur bir sanat yapıtı. Bu ünlü romanı İtalyanca aslından baÅŸarıyla Türkçeye çeviren Å?adan Karadeniz'in titiz ve uzun çalışmasını da burada hayranlıkla belirtmemiz gerekiyor. Umberto Eco'nun yayınlarımız arasında çıkan ikinci dev romanı Foucault Sarkacı da, Ortaçağı Düşlemek adlı deneme kitabı da yine Å?adan Karadeniz'in çevirisi...
Can Yayınları / Çağdaş Dünya Yazarları Dizisi (605 sayfa)
***
İbn-Hazm'ın sayfaları beni çok etkiledi; aşkı, sağaltımı kendi içinde olan, başkaldıran bir hastalık olarak niteliyordu; çünkü bu hastalığa yakalanan insan sağaltılmayı dilemez; (Tanrı bilir, doğru!) O sabah her gördüğüm şeyin beni niçin böylesine coşkulandırdığını, aşkın, Ancira'lı Basilio'nun da söylediği gibi, insanın içine niçin gözlerinden girdiğini ve -şaşmaz bir gösterge- böyle bir hastalığa yakalanan kimsenin niçin aşırı bir sevinç gösterdiğini, aynı zamanda niçin (o sabah benim yaptığım gibi) kendi kendine olmak istediğini ve yalnızlığı yeğ tuttuğğunu, çevresindeki öteki olayların büyük bir tedirginlik ve insanın dilini bağlayan bir şaşkınlığa yol açtığını anladım... İçtenlikli bir sevdanın, sevdiğini görmesi engellendiği zaman sararıp solduğunu, sonunda yatağa düştüğünü, bazan hastalığın beyne egemen olduğunu, bu duruma gelen kimsenin aklını yitirip abuk sabuk şeyler söylediğini okuyunca korkuya kapıldım (henüz o aşamaya gelmediğim açıktı; çünkü kitaplığı keşfettiğimiz sırada zihnim oldukça uyanıktı). Ama hastalığın kötüye gittiği zaman ölüme yol açabileceğini kaygıyla okudum ve kendi kendime, kızın bana verdiği sevincin, ruhun sağlığına gereken ilgiyi göstermeksizin, bedenin yüce bir biçimde kurban edilmesine değip değmeyeceğini sordum.
(...)
Daha sonra, ErmiÅŸ Hildegard'ın bazı sözlerinden o gün duyduÄŸum ve kızın yokluÄŸundan kaynaklanan tatlı acı duygusuna yorduÄŸum hüznün, cennetteki o uyumlu ve kusursuz durumundan ayrılan bir insanın duyduÄŸu duyguya tehlikeli bir biçimde benzediÄŸini, bu "nigra et amara" karasevdanın, yılan ıslığından ve Å?eytan'ın esininden doÄŸduÄŸunu öğrendim. Bu görüşe onun gibi bilgili olan kafirler de katılıyordu çünkü Ebu Bekir Muhammed ibn Zekeriyya er-Razi'ye yorulan satırlar iliÅŸti gözüme: Er-Razi, Liber continens'de sevi hüznünü, kurbanını tıpkı bir kurt gibi davranmaya iten kurt hastalığıyla bir tutuyordu. Tanımı boÄŸazımı sıktı: Sevdalıların önce dış görünüşleri deÄŸiÅŸime uÄŸruyordu; görme yetileri azalıyor, gözleri çukurlaşıyor, gözyaÅŸları tükeniyor, dilleri yavaÅŸ yavaÅŸ kuruyor ve üstünde kabarcıklar beliriyor, tüm gövdeleri kurumuÅŸ, sürekli susuzluk çekiyorlardı; o zaman bütün günlerini yüzükoyun yatarak geçiriyorlar, yüzlerinde ve kaval kemiklerinde köpek ısırığına benzer izler beliriyor, sonunda geceleri tıpkı kurtlar gibi mezarlıklarda dolaşıyorlardı |